15 Eylül 2020 Salı

ANAYASAYI "TANGIR TUNGUR" EDENLER

        Askeri savcılar içinde en çok ölüm cezası isteyen kimdi acaba? İstanbul Sıkıyönetim Savcısı Albay Selahattin Fırat mı? Yarbay Naci Gür mü, yoksa Ankara Sıkıyönetim Savcısı Albay Keramettin Çelebi mi? Selahattin Fırat İstanbul'da "83 Deniz Subayı" davasında 83 idam istemişti. Ne demişler; isteyenin bir yüzü kara!

    Seksen üç deniz subayının ölüm cezasına çarptırılmaları isteniyordu amma mahkeme savcının bu aritmetik hesabını yerinde görmeyerek sanıkların beraatına karar vermişti. Ölüm cezası nerede, beraat nerede!..

    Memleketimizde ve özellikle sıkıyönetimimizde o günlerde düşünce özgürlüğü(!) vardı. Her savcı, istediği kadar kişinin ölüm cezasına çarptırılmasını isteyebilirdi. Bu bakımdan düşünce özgürlüğü tam anlamıyla yürürlükteydi.

        Ankara 1 numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi, çok sayıda ölüm cezası veren mahkemelerin başında yer alıyordu. Denilebilir ki, hiç bir Askeri Mahkeme bu kadar çok ölüm cezası vermemiştir.

    Bazı sanıklar hem Ankara, hem de İstanbul Sıkıyönetim Mahkemeleri'nde yargılanıyordu. Dev-Genç Başkanlarından Atilla Sarp ile Genel Sekreterlerden Ruhi Koç'un her iki Sıkıyönetim Mahkemesi'nde de idamları isteniyordu. Her zaman güleç yüzlü olan Ruhi Koç işi alaya vuruyordu:

        -Ankara'da da İstanbul'da da idamımız isteniyor. Herhalde Eskişehir'de asarlar...

        Bol idamlı davalardan biri, Ankara 1 No.lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde karara bağlanan "Dr. Uğur Celasun ve arkadaşları" davasıydı. Savcı, Yargıç Yüzbaşı Ali Hüner, dört sanığın ölüm cezasına çarptırılmasını istiyordu. Bu sanıkların adları şöyleydi: Uğur Celasun, Hakan Tekinalp, Caner Güçal, Timur Ertekin, Selçuk Eralp...

        Mahkeme kurulunda Yargıç Albay Saadettin Üçüncüoğlu, Yargıç Binbaşı Siret Kurtcebe ve mahkeme başkanı olarak da Albay Remzi Siretli bulunmaktaydı. Mahkeme kararını verdi: Sanıklardan Hakan Tekinalp, Caner Güçal, Selçuk Eralp ve Timur Ertekin ölüm cezasına çarptırıldılar.

        Fakat ne çare, o sıralar Af Yasası çıkmıştı. Ölüm cezaları büyük bir üzüntü(!) içinde yaşam boyu hapis cezasına çevrildi.

        Karar Askeri Yargıtay'da incelendi. Askeri Yargıtay Dördüncü Dairesi, sanıkların beraat etmeleri gerektiği düşüncesiyle mahkemenin kararını temelden bozdu. Mahkeme bu bozmaya direndi.Dosya Askeri Yargıtay Daireler Kurulu'nca ele alındı. Son karara göre, sanıklardan Hakan Tekinalp ve Timur Ertekin haklarında herhangi bir suçtan mahkûmiyetlerini gerektirir hiçbir kanıt yoktu. Sanıkların beraat etmeleri gerekirdi. Öteki sanıkların suçları da, mahkeme kararında değinildiği gibi değildi.

        1 No.lu Sıkıyönetim Mahkemesi, dört genci ölüm cezasına çarptırırken neye dayanıyordu? Herhalde mahkemenin dayandığı bazı gerekçeler vardı.

        İşte benim anlatmak istediğim de bu.

        Mahkeme dört genci ölüm cezasına çarptırırken, işkence konusunda çok önemli bir anlayış geliştiriyordu. Mahkemenin kararı Askeri Yargıtay'ca temelinden bozulmamış olsaydı, bu görüş Türk ve dünya hukuk anlayışını kökünden değiştirecekti.

        Ankara 1 No.lu Sıkıyönetim Mahkemesi kararının 74/1 esas ve 72/2 sayısı ile kayıtlı 32'nci sayfasını, izninizle şöyle bir aralayalım:

        "... İşkence şu hallerde önem kazanır: İşkenceyle gerçeğe aykırı bilgi elde etmek, işkenceyle gerçeğe uygun bilgi elde etmek, baskı ile gerçeğe uygun bilgi elde etmek veya eldeki deliller karşısında gerçeği ifade etmek mecburiyetinde kalmak..."

        İşkence konusunda mahkeme, bu olasılıkları sıralamaktadır. Sanıklarsa, kendilerine işkence yapıldığını ileri sürerek haklarındaki suçlamalara dayanak olan ifadelerini reddetmektedirler.

        Mahkeme bunun yanıtını veriyor. 32'nci sayfadan 34'üncü sayfaya geçelim ve okuyalım:

        "...Şu halde, iddia edildiği gibi işkence yapılmış ise,gerçeğe aykırı bilgi elde edilmemiş, gerçeğe uygun bilgi elde edilmiştir."

        Şimdi kendinizi sıkı tutun.

      "...Çünkü hakikati ortaya çıkarmak için suç işlemek başka, ortaya çıkan hakikat başkadır..."

   Yani?.. Yanisi şu: İşkence doğruyu söyletmişse yararlıdır. Gereklidir. Mahkeme gerçeği arar. Gerçek çeşitli yollardan bulunur. Gerçek işkenceyle de bulunabilir.

    Mahkeme bu kanıda olduğu için dört genci ölüm ceasına çarptırmıştır. Askeri Yargıtay, işkence yoluyla alınan sorguları geçerli saymamı, kararı temelinden bozmuştu. Ya bozmasaydı?..

     İyi ki bozuldu. Yoksa bu dört genç, şimdi Niğde Cezaevi'nde ömürlerini törpüleyip duracaklardı.

   Küçüklüğümde aklım mahkeme kararlarına takılırdı. Savcu hukukçu, yargıç hukukçu, avukat hukukçu... Nasıl olur da aynı konuyu ayrı ayrı görürlerdi? Kendim hukukçu olunca bunun yanıtını aşağı yukarı saptayabildim. Fakat böylesine yine de aklım ermiyor. Savcının ölüm cezası istediği bir sanığı yargıç beraat ettiriyor. Suç siyasal nitelikte ise, nedir bunun kökeninde yatan hukuk mantığı?

        Bu soruyu sordunuz mu, hep yanlış yanıt alırsınız. Çünkü bu bir hukuk sorunu değildir. Soru yanlış sorulmuştur. Bu gibi sorunların temelinde siyasal gerçekler yatıyor. Bunun kökeninde de sınıfsal nedenler...

      Öyleyse olağanüstü dönemlerin yargısal kararlarını, salt hukukun biçimsel kurallarıyla ölçüp tartamazsınız. Çünkü terazinin bir kefesine siyasal nedenler yerleşmiştir. Ağırlıklar, ölçüler değişmiştir.

       Bu bölüm cezaları neye dayanılarak veriliyordu? Ceza Yasası'nın yüz kırk altıncı maddesine. Nedir bu yüz kırk altıncı madde? Anayasa'yı "tağyir, tebdil ve ilga" etmek...

        Cezaevinde özellikle köylü sanıkların, yasanın bu sözlerine hiç dilleri dönmezdi. Bu maddeden tutuklanıp cezaevine atılanlar, içerde önüne gelene sorarlardı:

        -Anayasayı tangır tungur etmişiz; bastılar sopayı, nedir bunun cezası?

        Biz de anlatırdık, Anayasa'nın nasıl "tangır tungur" edildiğini.

        Bir gün, güney llerimizin birinden Şeho Bildik adlı bir köylü yurttaşımızı tutuklayıp getirmişlerdi. Şeho Bildik'in suçu, devrimci öğrencilere yataklık etmekti. Mahkemeye çıkınca yargıç sormuş:

        -Anayasa'yı tağyir, tebdil ve ilga ettin mi?

        -Efendim?

    -Oğlum, yani savcı diyor ki, Anayasa'yı tağyir, tebdil, ilga etmişsin, ne diyorsun?

        -O dediğinizden hiç yapmadım komutanım...

        Yargıç dayanamayıp suçun niteliğini açıklamış:

        -Oğlum, Anayasa'yı ihlal ettin mi?

        Yanıt şöyle gelmiş:

       -Efendim, biz köylüyüz. Ne anlarız Anayasa'dan! İhlal edilmişse şehirliler etmiştir...

        Anayasa'yı, köylü yurttaşımız Şeho Bildik'in dediği gibi şehirliler mi çiğnemiştir bilinmez; fakat böylesine cömertçe ölüm cezalarının verildiği bir dönemde Anayasa, sıkıyönetim gölgesinde ve silah yoluyla "tağyir, tebdil ve ilga" ediliyordu da, dışarıda birkaç yurtsever dışında kimsenin sesi çıkmıyordu.

        Bir mahkemenin ölüm cezasına çarptığı bir siyasal suç sanığını bir başka mahkeme beraat ettirirse ne olur? Ne olacak! Ölüm cezası veren yargıç yükselir, yükselir, Genelkurmay Mahkemesi'ne yargıç olur.

        Şeho Bildik haklı değil mi?

        -Efendim biz köylüyüz, ne anlarız Anayasa'dan?! İhlal edilmişse şehirliler etmiştir...

        Yürüyüş yaptın, Anayasa'yı ihlal!.. Ev tuttun, Anayasa'yı ihlal!.. Evinde "yasaklanmış sol yayın" bulundu, Anayasa'yı ihlal!..Silahlı eylem, Anayasa'yı ihlal!.. Silahsız eylem, Anayasa'yı ihlal!.. Öksürdün, Anayasa'yı ihlal; tıksırdın, Anayasa'yı ihlal; hapşırdın, Anayasa'yı ihlal!..

        İşte böyle ölüm cezaları verilirken, Anayasa herkesin gözleri önünde "tağyir, tebdil ve ilga" ediliveriyordu.

        Şeho Bildik haklı değil mi? Köylüler ne anlar Anayasa'yı ihlalden! Şu şehirliler yok mu!.. Anayasa'yı "tangır tungur" edenler hep bunlar!

Uğur Mumcu'nun Sakıncalı Piyade adlı kitabından alıntıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ANAYASAYI "TANGIR TUNGUR" EDENLER

          Askeri savcılar içinde en çok ölüm cezası isteyen kimdi acaba? İstanbul Sıkıyönetim Savcısı Albay Selahattin Fırat mı? Yarbay Naci...